Yükleniyor...
Kur'an-ı Kerim Meali
SÛRELER

YÛNUS (AS) Sûresi


1. Elif, Lâm, Râ.(1) İşte bunlar, o hikmetli Kitâb’ın (Kur’ân’ın) âyetleridir.

2. İçlerinden bir erkeğe: “İnsanları (azâb ile) korkut ve îmân edenlere, Rableri katında şübhesiz ki kendileri için bir ‘kadem-i sıdk’ (peygamberin şefâati) bulunduğunu müjdele!” diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu (da) kâfirler: “Şübhesiz bu, gerçekten apaçık bir sihirbazdır!” dedi(ler).

3. Muhakkak ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, (her) işi idâre eden Allah’dır! O’nun izni olmadan hiçbir kimse şefâat edici değildir! İşte Rabbiniz olan Allah budur, o hâlde O’na ibâdet edin! Artık (iyice düşünüp) ibret almaz mısınız? (2)

4. Hep birlikte dönüşünüz O’nadır! (Bu,) Allah’ın hak bir va‘didir. Çünki O, (mahlûkātı) yaratmaya başlar (onları yoktan yaratır), sonra îmân edip sâlih ameller işleyenleri adâletle mükâfâtlandırmak için onu (o yaratmayı âhirette) tekrar iâde eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı kendileri için kaynar sudan bir içecek ve (pek) elemli bir azab vardır.

5. O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı ise bir nûr yapan, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesâbı(nı) bilmeniz için de ona (aya) birtakım menziller (yörüngeler) takdîr edendir.(3) Allah, bunları ancak hak (ve hikmet) ile yaratmıştır. (Bu hakîkatleri) bilecek bir kavim için âyetleri açıklıyor.

6. Şübhesiz ki gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde) ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (O’na karşı gelmekten) sakınacak bir kavim için apaçık deliller vardır.


1- “Sûrelerin başlarındaki hurûf-ı mukatta‘a (Elif, Lâm, Mîm gibi tek tek yazılan harfler) İlâhî bir şifredir. Hâs abdine (husûsî kulu Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a) onlarla bazı işâret-i gaybiye (gizli işâretler) veriyor. O şifrenin miftâhı (anahtarı) o abd-i hâs’dadır (ASM). Hem onun veresesindedir (vârisi olan âlimlerdedir). Kur’ân-ı Hakîm, mâdem her zaman ve her tâifeye (topluluğa) hitâb ediyor. Her asrın her tabakasının hissesini câmi‘ (içine alan) çok mütenevvi‘ vücuhları (çeşitli yönleri), ma‘nâları olabilir. Selef-i Sâlihîn (Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe‘-i Tâbiîn) ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyân etmişler.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 241)

الٓمٓ: Üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki: Elif, هٰذَا كلَامُ اللّٰهِ اْلاَزَلِيُّ[Bu, Allah’ın ezelî kelâmıdır] hükmüne ve kazıyesine; Lâm, نَزَلَ بِه۪ جِبْر۪يلُ [Onu Cibrîl indirdi] hükmüne ve kazıyesine; Mîm, عَلٰي مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةِ وَالسَّلاَمُ [Muhammed (ASM)’a] hükmüne ve kazıyesine remzen ve îmâen (remiz ve îmâ ile) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 29)

2- “İnsana hakîkî Ma‘bûd (İlâh) olacak; yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazînesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberrâ (berî), kusurdan mukaddes, naksdan muallâ (yüce) bir Kadîr-i zü’l-Celâl, bir Rahîm-i zü’l-Cemâl, bir Hakîm-i zü’l-Kemâl olabilir. Çünki nihâyetsiz hâcât-ı insâniyeyi (insanların ihtiyaçlarını) îfâ edecek (yerine getirecek), ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît (kuşatıcı) bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma‘bûdiyete (ibâdet edilmeye) lâyık yalnız O’dur.” (Sözler, 23. Söz, 109)

3- “Kur’ân-ı Kerîm, bazen bir şeyin müteaddid (çok sayıdaki) gāyelerinden insanlara âid bir gāyeyi zikre tahsîs ediyor (ayırıyor). Bu, ihtâr içindir. İnhisâr (sınırlamak) için değildir. Yani o şeyin gāyeleri, yalnız zikredilen o gāyeye münhasır (o gāyeden ibâret) değildir. Ancak o şeyin nizâm ve intizâm ve sâir fâidelerine insanın nazar-ı dikkatini celb etmek (dikkatle düşündürmek) için insanlara râci‘ olan (bakan) o fâideyi zikrediyor. Meselâ, وَالْقَمَرَ قَدَّرْناَهُ مَناَزِلَ [Aya da (kendi yörüngesinde birtakım) menziller takdîr ettik] لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِساَبَ [Yılların sayısını ve (vakitlerin) hesâbı(nı) bilmeniz için] âyet-i kerîmesi ile zikredilen fâide, takdîr-i kamerin (ayın muntazam hareketlerinin) binlerle faydalarından biridir. Yoksa, takdîr-i kamer bu faydaya münhasır (sınırlı) değildir. Yani kamer, yalnız bu gāye için değildir. Bu gāye onun gāyelerinden biridir.” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 195)